suna.oner.sitemynet.com
Türkiye

Sonsuzluğa
Terör
Devletimiz
Petrol
Perde Arkası
Uzantı
Yalnış kararlar
Gece
AKP devri
Adresler

Sonsuzluğa


Çömez bombaladı

Veli Kalli'den : AKP DOSYASI

Elektrik Türk Sanayicisine 9, Barzani'ye 4 sent!


merdiven

GENÇLİĞE HİTABE

ataf.jpg

Ey Türk gençliği ! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahilî ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

Atatürk

Tavizler olayları körüklüyor !

Daha ne zamana kadar bu gidişe sessiz kalınacak ! Avrupa sevdasıyla ihmal ve ihanet zirveye çıktı ! Terör bir aczin boşluğunda at koşturuyor. Kapkaçcılar, eşkıyalar ve teröristler şehirlerin göbeğinde eylem yapıyorlar. Bunlara dur deme zamanı geldi ! Cumhurbaşkanımız bu kötü gidişi engellemeli ve ihanetleri durdurmalıdır!

Ayla SONGÜL

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi ÖZKÖK'ün Konuşması

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök : Kısıtlanmış yetkiyle mücadele ediyoruz

Özkök: Kısıtlanmış yetkiyle mücadele ediyoruz

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, "TSK, halkı eski acılı günlere geri götürmeyi amaçlayan bölücü terör örgütüne karşı mücadelesini kısıtlanmış yetkilerine rağmen özveriyle sürdürmektedir ve sürdürmeye devam edecektir" dedi.
...........
Hürriyet Gazetesi - 05.08.2005

.....
Özellikle AK Parti iktidarının göreve gelmesinden bu yana hep af getirmesine rağmen, suçların önüne geçecek yasal düzenlemeler yapmaması maalesef terör örgütlerini besleyecek yeni kaynakların oluşumuna ortam hazırlamıştır.
.....
GÜNTAY ŞİMŞEK
Sabah Gazetesi - 25.07.2005

.......
Göç çocuklarının işledikleri suçlarda artış gözleniyor. Şiddet eğilimleri artıyor. Çocuklara karşı işlenen suçlar da giderek çeşitleniyor.

Katledilen çocuk fotoğraflarına bakmaya tahammül edemiyoruz. Terörün bu vahşi boyuta ulaşmasında çocukların hiçbir suçu yoktur. Ve çocuklar en iyi şeylere layıktır. Terör kurbanı 3 milyon çocuğa borçlu kaldık. Bu borcu ödemek bir insanlık görevidir.

Terörün çaldığı çocukluğu çocuklara iade etmek için şefkat çağrısına içimizdeki çocuğun sesini katmalıyız. Bu amaçla "Türkiye Gönüllü Çocuk Hareketi'"nin öncülerini çocuk yüzlü yolculuğa çağırıyoruz.
.....
Mustafa Ruhi Şirin
Çocuk Vakfı Başkanı

Devlet Tiyatrolarının değerli sanatçılarına ve
sanatsever dostlarıma,

Tuncer CÜCENOĞLU

Tuncer Cücenoğlu

"Renklerin ustası olarak anılan büyük bir ressamın öğrencisi eğitimini tamamlamış. Büyük usta öğrencisini uğurlarken, yaptığı resmi şehrin en kalabalık meydanına koymasını ve yanına da kırmızı bir kalem bırakmasını, halktan beğenmedikleri yerlere çarpı işareti koymalarını rica eden bir yazı iliştirmesini istemiş.
Öğrenci birkaç gün sonra resme bakmaya gittiğinde resmin çarpılar içinde olduğunu görmüş.
Üzüntüyle ustasına gitmiş. Usta ressam üzülmemesini ve resmi yeniden yapmasını önermiş. Öğrenci resmi yeniden yapmış... Usta yine resmi kentin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş fakat bu kez yanına bir palet dolusu çeşitli renklerde boya ile birkaç fırça koymasını ve yanına da insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden bir yazı bırakmasını önermiş. Öğrenci denileni yapmış. Birkaç gün sonra bakmış ki resmine hiç dokunulmamış. Sevinçle ustasına koşmuş. Usta ressam şöyle demiş:
"İlkinde insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşılabileceğini gördün. Hayatında resim yapmamış insanlar bile gelip senin resmini karaladı. İkincisinde onlardan yapıcı olmalarını istedin. Yapıcı olmak eğitim gerektirir. Hiç kimse bilmediği bir konuyu düzeltmeye cesaret edemedi. Emeğinin karşılığını, ne yaptığından haberi olmayan insanlardan alamazsın. Sakın emeğini, bilmeyenlere sunma ve asla bilmeyenlerle tartışma." Bu güzel öyküyü özellikle bugünlerde okumamızda yarar var galiba.
Sevgilerimle.

Tuncer Cücenoğlu

TBMM Özel Oturumu

Batı'nın Türkiye Cumhuriyeti'nin Egemenliğini Tahrip Stratejileri

Prof. Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK

Prof. Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK

Yüce Meclisin Sayın Başkanı, Saygıdeğer Cumhurbaşkanım, değerli milletvekilleri, saygıdeğer konuklar; Millî Egemenlik ve Çocuk Bayramımızı bütün içtenliğimle kutluyor, Halkın Yükselişi Partisi ve şahsım adına, hepinize saygılarımı, sevgilerimi sunuyorum.

Burada, Sayın Başkandan başlayarak, "millî irade" meselesi, doğal olarak, Millî Egemenlik Gününün anıldığı bu saatlerde, hatta, bazı eleştirel ifadeler de kullanılarak gündeme getirildi.

Şimdi, ben, bir eleştiri değil; ama bir tespit yapmak istiyorum; çünkü, milletin yasama iradesinin anıtı, Kâbesi buradır. İleriye yönelik, bunun üzerinde hepimizin düşünmesi lazım.

Şimdi, millet iradesi burada tecelli eder. Yalnız, dünyanın mutlaka gördüğü; ama, bazı gerekçeler ve hesaplarla ifade etmediği, telaffuz etmediği bir gerçeği bizim görmemiz lazım ve bunun önlemini almamız lazım.

Şimdi, bu Meclis, bugün, şu haliyle, 360 kişilik bir sandalyeyle temsil edilen bir iktidara sahiptir; öyle bir hükümet çıkmıştır. Bu hükümetin ve bu sandalye sayısının arkasında, kullanılan oyların yüzde 34'ü, geçerli oyların yüzde 24'ü vardır. Yani, şimdi, bunu millet iradesinin tecelligâhı olan bu mekânda millî egemenlik tartışılırken, hiç değilse, bir biçimde ifade etmek lazım. Kopenhag kriterlerini bize ısrarlı bir biçimde veren ve hatta dayatan Batının, bilmiyorum, hesaplarına uygun olsaydı, "ben, yüzde 24 oyla yüzde 67 sandalye alan bir hükümeti, Kopenhag kriterlerine uygun, demokratik bularak, onu muhatap almam" der miydi, demez miydi? Bu sorunun sorulması gerekir; ama, benim esas konuşmam o değil.

Değerli milletvekilleri,

Laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyetinin egemenliği konusundan hangi vesileyle bahsedilirse edilsin, cumhuriyetin kuruluş yıllarında karşılaştığımız bazı badireler akla gelir ve onlar, bugün de akla gelmektedir. Egemenliğimizin daha ilk günlerinden beri karşılaştığı temel tehlikeler, bugün de aynıdır ve daima şu iki başlık altında belirginleşmektedir: Birincisi irticaî tehdit, ikincisi bölücü tehdit. Dikkatlerden kaçmayan bir başka nokta da bu iki tehdidin her zaman ve tartışmasız bir biçimde dışarıdan kotarıldığı ve içimizden kendisine destek ve yandaş bulduğudur.

11 Eylül terör olayının ardından siyasetlerini din, özellikle, İslam ekseninde yoğunlaştıran Batı, Türkiye'de laik devletin egemenliğini sarsmak ve ülkemizi BOP projesi için bir atlama taşı ve ikmal merkezi haline getirmek maksadıyla, beklentisini daha çok irtica odaklı tahribe yönlendirmiş bulunuyor.

Sayın milletvekilleri,

"İrtica" denince ne anlamaktayız; bugün, aktüel konu, Bakanlar Kurulundan Millî Güvenlik Kuruluna kadar konuşuluyor. Cumhuriyetin banisi Büyük Atatürk, "irtica" denince ne anlıyordu; bunun cevabı ciddî biçimde tespit edilmezse, ülkede hem tahrip kendini rahatlıkla saklar, hem de dindar insanlar rahatsız olur ve bu, ülkenin zararına olur sonuçta.

Değerli milletvekilleri,

İrtica, dinin ihanet aracı yapılması halinde vücut bulan kötülüğün adıdır. Kurtuluş Savaşının zabıtlarını, tarihî vesikasını ve nihayet, lügatini kullanır, iyi tespit ederseniz, oradan ciddî bir irtica tanımı çıkar. İrtica, tarihte hep Hıristiyan Batı çıkarlarına kullanılmış ve işletilmiştir. Bunu da görmek lazım. Günümüzde daha çok "siyasal İslam" unvanıyla Batı tarafından sahneye çıkarılan irtica, tarihi boyunca desteği, itibarı, alkışı Müslümanlardan almış; ama, hizmeti, bilerek veya bilmeyerek, bir biçimde Batı emperyalizmine vermiştir. Ne ilginçtir ki, bunu da tespit etmek lazım tarihin önünde, İslam'ın ana kaynağı Kur’an, irticaı hem de irtica kökünden bir kelime kullanarak "ehlikitap hesabına işleyen fitne" olarak tanıtmaktadır. İrticaın bu omurga noktasının iyi yakalanması lazım.

Bizim Kurtuluş Savaşı destanımız, temelde iki düşmana karşı verildi. Bunları da Kurtuluş Savaşı zabıtlarından alıyorum. Birisi "vatansızlar", birisi de "imansızlar". Atatürk, şöyle diyor bunu ifade ederken: "Birtakım vatansızların ve dinsizlerin propagandaları, bizim için hareket düsturu olamaz". Kurtuluş Savaşının serüvenini basiretle inceleyenler görürler ki, vatansızlar içinde önemli miktarda mürteci vardır. Yani, din perdesi altında ülke aleyhine hıyanet sergileyenler. Aziz milletvekilleri, şunu görmezlikten de gelemeyiz, üzerinde düşünmekten de kendimizi vareste tutamayız: Kurtuluş Savaşı verilirken, Kuvayı Milliye askerleri, altında şeyhülislam fetvası olan bir yazıyla ve Yunan uçakları, işgalci Yunan uçakları marifetiyle Anadolu halkının üstüne atılan bu fetvayla, kâfir ve katli vacip asiler olarak nitelendiriliyordu. Bunu görmeden Türkiye'nin geleceğine şekil vermenin ve kendimizi aldanmaktan kurtarmanın bir çaresi olacağı kanaatinde değiliz.

Eğer ortada bir ihanet yoksa veya bir dalalet yoksa din üzerinden oynanan, din omurgalı yanlışlar irtica diye anılamaz. Bu da çok hayatîdir. Bu ikisini birbirinden ayırmazsanız, dindar ile dinciyi ve din üzerinden hıyanet yapan ile din konusunda yanlışları olanı birbirine karıştırırsınız ve bu bir facia olur. Dindardaki yanlışlar, teknik tabirleriyle hurafe olur, cehalet olur, geleneksel tutuculuk olur. Bunların tümü, bilgisizlik, bilinçsizlik olayıdır. İrtica ise, bilinçli ve organize bir hıyanet ve dalalet olayıdır.

Atatürk'ün gözüyle irtica nedir sorusuna da bakmak lazım. Atatürk, irticaı iki temel açıdan değerlendirmektedir; birisi felsefî ve genel açı, öbürü Kurtuluş Savaşı yapısı açısından. Birinci anlamda irtica, ölümsüz Atatürk'e göre, hayatı geri götüren ve güzel olan her şeyi tahribe yönelen bir şer unsurdur. Şöyle diyor: "Hayatın felsefesi, tarihin garip tecellisi şudur ki; her iyi, her güzel, her faydalı şey karşısında onu imha edecek bir kuvvet belirir. Bizim lisanımızda buna irtica denir." Bu, genel çerçeve.

"Kurtuluş Savaşı destanının ölümsüz erleri irticaa karşı da savaş vermişlerdir." Sadece işgalcilere karşı verilmiş bir savaş değil Kurtuluş Savaşı. "Bu erler, sarayın Teali İslam Cemiyeti adı altında memleketin her tarafında irtica hareketleri tertiplediğinden, onlarca defa şikâyetçi olmuşlardır."

İrticaın, İslam'ın Batıdaki baş düşmanı - bu, Atatürk'ün tâbiridir - İngilizler tarafından beslenip kotarıldığı, Atatürk'ün, altını sürekli çizerek ifade ettiği bir gerçektir, otuza yakın yerde benim tespitim. Atatürk'e en büyük düşmanlığı da İngilizlerin yapması sebepsiz değildir. Bu da Kurtuluş Savaşı zabıtlarında var.

İrtica hıyanetinin Kurtuluş Savaşına problem çıkardığı günlerde, Atatürk şunu söylemiştir :

"İrticaî hareketin teşvikçisi İngilizler olup, merkez beyni de İstanbul'dadır" diyor Büyük Atatürk. İrticaın, yine o günlerde Ermeni hainleriyle işbirliği yaptığını da Kurtuluş Savaşıyla ilgili zabıtlardan öğreniyoruz.

Değerli arkadaşlar,

Atatürk, irtica gibi hurafeye de karşıdır; ama, hurafeyi irtica ile aynı kefeye asla koymamıştır. Bizim, sanıyorum ki, 2000'li yıllarda hâlâ, içine düştüğümüz ciddî hatalardan birisi budur. Atatürk hurafeye de karşı, doğru; ama irticaa karşı tavrı hurafeye karşı tavrından farklıdır. Hurafeye hepimiz karşıyız. İrticaın ağır biçimde mahkûm edilişi dinsel karakteri yüzünden değil, hıyanet karakteri yüzündendir.

Mürteci hain kadrolar, işin bu püf noktasına asla değinmezler, tam aksine, onu sürekli gözden kaçırarak, Atatürk'ü irticaa karşı değil de, dine karşı gösterirler. Oysa ki, Atatürk, hıyaneti söz konusu olmayan dinsel karşı çıkışların hiçbir eksikliğine, hiçbir hurafesine bakmadan onları bağrına basmış, hatta yüceltmiştir. Şu tarihî tespiti, O'nun ağzından arz etmek istiyorum, diyor ki: "Müslüman ahaliden vatan haini olanlardan gayrısının manevî kuvvetleri pek yüksektir." Anadolu'ya kalpten bağlanarak geleceği beklemektedirler. Eğer dinî olumsuzlukların içinde dalâlet ve hıyanet karakteri yoksa, Atatürk, bunları, düşman bellememiştir; bunları, uyarı odağı olarak ve bunları acıma odağı olarak görmüştür.
Bir tarif daha veriyor: "Vicdan yerine düşman parası tanıyan alçaklık..." Bunların kaynakları, hepsi burada yazılı; merak eden arkadaşlara veririm. Bir tanım daha veriyor "millete düşman, düşmanlara dost olarak takip edilen haince siyaset" diyor.

Değerli milletvekilleri,

Atatürk'e dinmez bir hınç ve hatta kin duyan Batı, irticaî hareketleri, antiemperyalist Atatürk cumhuriyetini kundaklama aracı olarak sürekli kullanmıştır ve ne yazık ki, bugün de kullanmaktadır. İslam dünyasında emperyalizme karşı mücadele ederek onu mağlup edip ona rağmen devlet kuran tek ülke Türkiye, tek lider de Mustafa Kemal Atatürk'tür. Onun içindir ki, emperyalizmin temsilcileri, uzantıları ve dâhildeki hizmetçileri Atatürk'ü içlerine asla sindirememişler; onu, her zaman, yok etmek ve yıkmak için uğraşmışlardır. Atatürk devriminin sağladığı muhteşem gelişme, Türkiye'de - konuşmacı arkadaşların hemen hepsi bir biçimde temas etti - bu gelişme Batı'daki benzeri gelişmelerden çok daha fazla bir şeydir; çünkü, Batı'da böylesi bir gelişme -Sayın Baykal ona kısmen temas etti - dinin insan hayatından tümden kovulmasıyla sağlanmıştır. Oysa ki, bizde bu gelişme, Atatürk'ün ışığı sayesinde, dinin gerçeği ve ruhuyla kucaklaşan bir gelişmedir.
İşte 100 000'e yakın camii, işte Türkiye...

Türkiye Cumhuriyeti sadece işte bunun için, Türkiye Cumhuriyeti sadece bizim için değil, bütün İslam dünyası için bir tür kutsal emanettir. Demokrasi ve ilerleme adına İslam dünyasına bugün nelerin reva görüldüğüne bakarsak, bu emanetin anlam ve önemi, bir kere daha, önümüzde tebellür eder. Bu emanetin anlamlarından biri de, bağımsızlık, demokrasi ve gelişmeyi emperyalizmin boyunduruğuna girmeden sağlamış olmaktır. Atatürk, emperyalizme karşı mücadelede İslam'ın ve Müslümanların istiklal şahsiyet ve direnişini feda etmeden demokrasiyi ve ilerlemeyi gerçekleştiren tek liderdir. Başkalarının vesayet ve boyunduruğuna girmeden, İslam'ın temel değerlerini koruyarak, demokrasi ve çağdaşlaşmanın olabileceğini fiilen gösteren de odur.

Emperyalist ruh ve emellerini bugün küreselleşme perdesi altında yaşatan Batı, işte bu yüzden İslam dünyasında iki mirasın tahribini esas almıştır, stratejilerinin omurgasına oturtmuştur. Bu miraslardan birincisi, Hazreti Muhammed mirasıdır; yani, İslam'dır; ikincisi de, Mustafa mirası; yani, Atatürk Cumhuriyetidir. Egemenliğimizin, Kurtuluş Savaşında ve bugün temel ve yıkılmaz direnç kaynağı olan bu iki miras, çeşitli bahaneler, operasyonlar, müdahalelerle yozlaştırılarak etkisizleştirilmek istenmektedir. Türkiye, bu iki mirasın en dirayetli coğrafyası olduğu içindir ki, BOP ve benzeri sömürü ve istila projelerinin öncelik ve ivedilikle hedefe Türkiye'yi yerleştirdiklerini görüyoruz. Türkiye, sadece anavatanı olduğu Atatürk mirasına yönelik tahribin değil, İslam mirasına yönelik tahribin de temel hedefi olmuştur. 11 Eylül sonrasının din ve özellikle İslam ekseninde seyreden siyasetlerinden en büyük ıstırap payını da, ne yazık ki, Türkiye almaktadır. Gelişmeler iyi niyetle değerlendirilseydi, bunun tam aksi olmak lazım gelirdi.

Değerli arkadaşlar,

İslam mirasını çökertmek için Hazreti Muhammed'e hakaret ve Muhammed devrinin bittiğine ilişkin kampanyalar açıldı Batı'da. İki strateji belirlenmiştir bu noktada: Birisi, Muhammed'e hakaret; birisi de, İsa'yı tek kurtarıcı olarak tekrar geri getirmek. Birinci strateji Müslüman düşmanı Batılılara yazdırılıp çizdirilen hakaretlerle yürütülürken, ikinci strateji Türkiye'deki dinci cemaatlerin İsa methiyeleriyle kotarılmıştır. İsa, hepimizin peygamberi. Biz, aynı kendi peygamberimiz gibi, bir milim eksiği olmadan ona saygı duymak zorundayız; ama, bu saygı Hazreti Muhammed'i ve nihayet İslam coğrafyalarında İslam mirasının tahribini maskelemek için bir bahane yapılamaz.
Yapılan budur.
BOP Projesine bir peygamber aradılar; o, yeniden gelecek İsa; öyle belirlendi. Bir kitap lazımdı; onu da İncilleştirilmiş Kur'an olarak belirlediler. İslam mirasının tahribi sadedinde dinler arası diyalog, karma namaz, Kalvenist ve Protestan İslam denemelerinden sonra, Kur'an'ın İncilleştirilmesi sürecini de açtılar, yokladılar milleti, başarı çıkmadı tabiî.

Atatürk mirasına yönelen şer ise, tahribatını üç başlık altında öne çıkarmaktadır. Kişiden gittiğinde Atatürk'e saldırmakta, ilkeden gittiğinde laikliğe saldırmakta, kuvvet ve kurumdan gittiğinde Türk Silahlı Kuvvetlerine saldırmaktadır. Bunu bazen sinsi, maskeli, bazen açık, zamana zemine göre seçeceği yolla ve sistemle yapmaktadır. Türkiye'yi ve Türk Devletinin egemenliğini tahrip siyasetlerinin saldırı hedeflerinde daima bu üç değer vardır.
Milletimizin hâkim kanaati şudur - sözlerimi bitirmek istiyorum - Atatürk mirasını bir direnç gücü olmaktan çıkarıp, Anadolu'da 1071 Malazgirt'ten beri sürdürülen kavgayı tamamlamak istiyorlar. Kavganın Batı hesabına tamamlanmasını Çanakkale ve Kurtuluş Savaşında Batı için büyük bir hayal kırıklığına dönüştüren Atatürk'tür. O yüzdendir ki, egemenliğimizi tacize yönelik bütün sataşmaların ilk hücum hedefi Atatürk ve onun büyük mirasıdır.

Değerli arkadaşlar,

Batı, bir kin ve inat uğuruna akıl almaz çelişkilerin girdabına düşmektedir. Bir yandan, Türkiye'de, bugün, Amerika ve Avrupa basınında, özellikle Amerika'da İslam'ı faşist bir gelişmenin Atatürk rejimini yıkmak istediğini söylüyor. Öte yandan, Hantington kuramları ve Avrupa Parlamentosu raporlarıyla bize Atatürk'ten vazgeçin dayatması yapmaktadır. İşte, çelişki ve tutarsızlık budur. Batı, özellikle ABD, eğer Türkiye'de böyle bir gidiş olduğuna inanıyor ve bundan ürküntü duyuyorsa, BOP meyanındaki ılımlı İslam projesinden vazgeçip, Türkiye'nin de, kendisinin de hayrına olacak yeni bir proje öne çıkarmalıdır.

Değerli milletvekilleri, ılımlı İslam adıyla küresel Hıristiyan odakların öne çıkardığı projenin yarattığı tahrip ve hayal kırıklığı çok derin olmuştur. Bunun yarattığı travmadan halkımız hâlâ kurtulmuş değildir. Ortadoğu'yu, ama öncelikle Türkiye'yi hedef alan bu ılımlı İslam nedir? Siyaset bu eksende yürütülüyor. Bununla kastedilen bizim dinimiz İslam olamaz; çünkü, İslam'ın ana kaynağı Kur'an, getirdiği dinin adının tek kelimeyle "İslam" olduğunu ve bu ad üzerinde hiçbir kişi ve kuvvetin operasyon yapma hakkı olmadığını açık ve ısrarla bildirmektedir. O halde, ılımlı İslam denilen ne idüğü belirsiz sözde dinin merkezine oturduğu BOP Projesi, o proje de bizim içinde yer alacağımız bir proje olamaz. Bizim içinde yer alacağımız bir projenin her şeyden önce bizim temel değerlerimizi tahrip etmemesi gerekir ve bir de bu projede bu coğrafyanın kaderiyle ilgili kararların alındığı masada Türkiye'nin olması gerekir. O masada olmayan Türkiye'ye masada kararlar alındıktan sonra taşeronluk ve hizmet görevi -yıllardan beri yapılan budur- verildiğinde, buna Büyük Türkiye'nin ve bu ülkenin millî iradesinin saygı duyması ve geçit vermesi mümkün olmamalıdır diye düşünüyoruz.

Saygıdeğer milletvekilleri,

Son zamanlardaki karikatür krizinin Müslüman vicdanlarda aştığı yara da çok derin olmuştur. Ilımlı İslam denen bu dayatma din projesinin, Türkiye açısından ikinci tahribine de dikkat çekmek lazım. Bu da, demokratik, laik, hukuk devleti için yarattığı tehdittir. Türkiye Cumhuriyeti bir din devleti midir ki ılımlı İslam türünden bir tercih kendisine öneriliyor veya dayatılıyor? Burası, anayasal, laik, bir hukuk devletidir; yani, bize bir din devleti türü değil de, "falancası" diye bir dayatmanın yapılması, Türkiye'de millî egemenliğin tahribinin bir başka ifadesi olarak görülmesi lazım. Eğer, ılımlı İslam'la Türkiye dışındaki ülkelere bir şeyler verilmek isteniyorsa, o zaman, karma namaz, Kalvenist ve Protestan İslam denemelerini, mesela Suudi Arabistan'da, Katar'da, Kuveyt'te, Irak'ta yapsınlar. Ilımlı İslam böylesine bereketliyse, Irak'ı neden kanlı bir işgalle dehşet cehennemine döndürdüler; götürselerdi ılımlı İslam'ı, iki hafta sonra demokrasi gelseydi.

Değerli arkadaşlar,

Batı, Türkiye'de, kendine itaati dinleştirecek bir din devleti kurmak istiyor. Bu istek, Türkiye'de, Batı'nın çıkarlarına zarar vereceği düşünülen toplumcu gelişmelerin ezilmesi pahasına işlerlik kazanmaktadır. Batı, bir yandan İslam’dan nefretini her vesileyle dile getiriyor, öte yandan, kendisine itaatkâr olacağını düşündüğü hurafeci bir din modelini, Türkiye'yi kullanarak yaygınlaştırmak ve diğer İslam coğrafyalarına da dayatmak istiyor.

Değerli milletvekilleri,

Batı'nın, Atatürk cumhuriyetini tahripte ikinci kanadı olan AB, egemenliğimizi taciz anlamına gelecek taleplerini açık veya dolaylı yollardan, giderek artan bir dozda sıralamayı sürdürmektedir. Son talepleri, Fırat ve Dicle havzasının kontrolünü ele almak olarak ifade edildi. Türkiye'nin, AB'ye ortaklık hayali uğruna, artık, verecek hiçbir şeyinin kalmadığı düşüncesindeyiz. Bu hayale ulaşmak için biz ısrar ettikçe, onlar verilemeyecek şeyler istemektedirler. Türkiye, artık, verilecek bir şeyi kalmadığını anlamak ve kabul etmek zorundadır diye düşünüyoruz. Türkiye, AB'ye ortaklık hayalinden vazgeçip, alternatifini, kendi ruh ve dirayetinden kendisi yaratmalıdır.

Değerli milletvekilleri, değerli konuklar; son bir cümle olarak şunu arz etmek istiyorum: Kurtuluş Savaşı gibi muhteşem ve müthiş bir destanı yazmış milletin çocuklarının, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkmak için gereken ateşi, kendi topraklarından yaratacak gücü göstereceklerine olan inancımı tekrarlıyor; Yüce Meclisi ve değerli konukları saygıyla selamlıyorum.

23.04.2006

Prof. Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK
Halkın Yükselişi Partisi Genel Başkanı

BEBELERE MAYIN, Yılmaz Özdil, Sabah Gazetesi

AKP DÖNEMİ

AKP döneminde konusuna vakıf, tecrübeli kadrolar partizanlık uğruna birer birer görevlerinden uzaklaştırıldılar. Bu nedenle devlet çarkı işletilemez hale getirildi.
Yaptıkları hatalara rağmen ne yazık ki hala AKP'li yöneticiler hizmetten bahsedebiliyorlar. Tek tek bize yansıyanları yazsak tek bir cevap almak veya makul bir ifade vaya savunma görmek mümkün değil. Yahudi'lere gösterilen yakınlık veya Amerikan dostluğu Türk insanına gösterilmeyen ilgi, olaylar ve cinayetler, artan terör ve olaylar karşısında umursamazlık akıl almaz boyutlarda gözlemleniyor.

Hamit ERGÜL
Ankara, 01.09.2006

Bekir Coşkun : "Lübnan'ı yıkan güçle Lübnan'a yardım gönderilmesini siteyen güç aynı!"

Bursa Bölge Devlet Senfoni Orkestrası "Hikmet Şimşek Prova Salonu" gülle darbeleriyle yıkılmaya başlandı.

Tuğrul Göğüş

Değerli sanatsever Türk Halkı;
Atatürk Türkiye'sinin bir vatandaşı olarak, Bursa Bölge Devlet Senfoni Orkestrası sanatçısı Sayın Burç Balcı'dan gelen ve aşağıda yer alan mektubu sizlere aynen iletmeyi bir yurttaş sorumluluğu saymaktayım. Yapılan bu uygulamaya ve benzerlerine tepki göstermek sanırım artık her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının görevleri arasına girmiştir. İlginize sonsuz teşekkürlerimle saygılarımı sunarım.

Tuğrul Göğüş
mtgogus@mayanet.com.tr

9 Eylül 2006 Cuma

Hikmet Şimşek'in kemikleri sızlıyor!

Adını taşıyan prova salonu, içindeki enstrümanlarla birlikte dozerlerle yıkılmaya başlandı!
Bugün itibariyle Bursa Bölge Devlet Senfoni Orkestrası Hikmet Şimşek Prova Salonu gülle darbeleriyle yıkılmaya başlandı. Üstelik içinde Kültür Bakanlığı demirbaşı olan milyarlık enstrümanlar var iken.
Biliyorsunuz, BBDSO, her yıl kavga dövüş sonucu sadece konser günü kendisine tahsis edilen ve sahnesine sığmadığı Tayyare Kültür Merkezi'nde prova yapamıyordu. Bunun yerine rahmetli Hikmet Şimşek'in adını taşıyan ve akustik ve ısınma sorunu olan Prova Salonunda çalışıyordu. Salonun tavanı da aksa gidecek başka bir yer olmadığından damlayan yerlerin altına kova koyarak provalar sunuyordu.
Bu arada, Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Hikmet Şahin, Merinos Kültür ve Kongre Merkezi inşaatına başlamıştı. Hatta temel atma törenine Sayın Başbakan da katılmıştı. Projenin iki yılda tamamlanması öngörülmekteydi. İçinde Senfoni Orkestrası dahil tüm sanat kurumlarını barındırması düşünülmüştü. (Ancak şu an itibariyle bu da meçhulmüş, zira bir kısmını müzeye dönüştürmek istediklerinden proje yeniden çizilecekmiş. Şu ana kadar hiçbir şekilde sanat kurumlarına danışılmamış.)
Sayın Şahin, prova salonumuzun da içinde bulunduğu Kültür Park'ı yeniden düzenleme ihtiyacı hissederek, birkaç derme çatma büfe gibi yapıların yanı sıra Devlet Senfoni Orkestrası Prova Salonunu yıkma kararı aldı. Parkta bulunan tüm gazinolar lokantalar ve birahaneler sorun değildi ama Senfoni binası yıkılmalıydı!
Bu arada bu parkın içerisinde; Açıkhava Tiyatrosu, Kültür Sanat Turizm Vakfı, Büyükşehir Belediyesi Türk Halk ve Sanat Müziği Konservatuarı, Belediye Mehteran Topluluğu Prova Salonu, Kültür Bakanlığı Klasik Türk Müziği Korosu ve Belediye Bandosu da yer almakta ve hiçbirinin binası yıkılmıyor!

Durum Orkestra yönetimince hemen Bakanlığa bildirilmiş. Bakanlık ise Ankara'dan, Vali ve Başkan'ı telefonla arayıp ricacı olmak dışında hiçbir şey yapamayacağını bildirmiş. Belediye ile iyi geçinilmesini öğütledikten sonra da telefonları etmişler.
Belediye başkanı, telefonlar sonucu Orkestraya bir katlı otoparkı teklif etmiş! Çevresini öreceklermiş, ne de olsa onlara bir kültür merkezi inşa ediyormuş, şimdilik idare etsinler, sabretsinlermiş! Yoğun diplomasi trafiği sonucu bu kez, içine otuz kişinin ancak sığabileceği Mehteran Binası teklif edilmiş. Orkestra bunu da kabul etmeyince şımarıklıkla suçlanmış. Ve binayı boşaltmaları konusunda sözlü olarak ikaz edilmiş.
Tüm bu gelişmeler sırasında bakanlık defalarca aranarak gelişmeler bildirilerek destek istenmiş ancak yetkililer Ankara'dan bir şey yapamayacaklarını söylemiş ve "hiç mi yer yok Bursa'da kiralanacak, siz bir yer bulun olmazsa bir kirasını vermeye çalışırız" demişler.

Orkestra Yönetimi, Bursa'da köşe bucak her semti ve her binayı araştırmış ancak kiralanabilecek yerlerin kimi küçük, kimi kolonlu olduğu için yer bulunamamış.
En son bu sabah, kurucusu Hikmet Şimşek'in adını taşıyan prova salonu üç ayrı köşesinden gülle ve dozer marifetiyle yıkılmaya başlanmış. Duvarların milyarlık enstrümanların üzerine yıkılmaya başladığını gören Orkestra Yönetimi, yıkıma ara verdirerek şantiye şefine ricada bulunmuş. Şantiye şefi ise bunun bir uyarı atışı olduğunu, hemen binayı boşaltmalarını söylemiş!
En sonunda yurtdışında bulunan Uludağ Üniversitesi Rektörü'ne ulaşılarak, Üniversiteye ait olan şehrin kilometrelerce dışında ve İlahiyat Fakültesinin bitişiği olan Fethiye Kültür Merkezi için onay alınmış.
Şu an duvarlarının bir kısmı yıkık bulunan binanın içindeki Kültür Bakanlığı enstrümanları çalınmasın diye orkestra geceleri nöbet bekliyor!
Sizce yarın ne olacak?...

Not: Bu ileti toplam olarak 87.277 kişiye ulaştırılmıştır.

Ha ha ha ha... Hi hi hi hi...

Dans ettir paraya, çıkarlarını oynat !
Şarkı söylet kabalıklarına, zamanı bir kenara at.

Ustasın hiç bir şey yokmuş gibi kırıtırken
Hastasın ağlayanlar karşısında sırıtırken...

Önüne geleni acıyla iyice ıslat, cırkını çıkart, bıksın (*)
Evir, çevir, silkele, sırtüstü düşür, canı çıksın

Uzaktan görenler senin için « ne iyi insan!» desinler
Seni yakından farkedenler yüzüne tükürsünler...

Geri geri git... iyice uzaklaş, gösterme kendini
İyilik geri getirmez... kötülükle gideni

Ha ha ha ha... Hi hi hi hi...
Ha ha ha ha... Hi hi hi hi...

Üzeyir Lokman ÇAYCI
Paris, 05.04.2008


(*) Cırkını çıkart : Ez, perişan et

Emel Kulluk : Ergenekon Dosyası

Merdiven